ALAÇAM KÖYÜ

 

  www.hanak-alacam.com

D E R G İ

 

 Anasayfa       Fotoğraf Galerisi     Yayla      Şiirler 

  İnsan Manzaraları       Ziyaretçi Defteri     Köşe Yazıları     İletişim

HAZIRLAYAN: Selami YOLCU

TASARIM: Selçuk YETİK

 

DEĞERLERİMİZ :

 

Soysal EKİNCİ

1954 yılında Hanak'ta doğdu, Ardahan Yatılı Bölge İlkokulu'nu, Kars Kazım Karabekir Öğretmen Okulu'nu ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Bölümü'nü bitirdi.

Siyasal kimliğinden ötürü 1979-1981 yılları arasında gözaltında kaldı. 1983-1989 yılları arasında İstanbul'daki cezaevlerinde tutuklu kaldı. 1989 yılında Çağrı adlı kitabı toplatıldı ve hakkında iki ayrı dava açıldı. Şiirleri cezaevi günlerinde çeşitli dergilerde yayımlandı. 1991 yılında "susma" kararı aldı. 4 Eylül 1994 tarihinde İstanbul'da yaşamına son verdi. Toplumsal yurt ve dünya tarihini, bireyi yok saymadan sorgulayan, dilin olanaklarını çarpıcı imge derinliğine götüren, duygu debisi yoğun şiirler yazdı.


ANAMA ŞİİR


değil bir değil beş on
anaların olsa yıl 365 gün yetmez
tutsak oğul anasına fazla bir şey veremez
bitmemiş bir şiir yazar en fazla
ve der ki tüm analara andaç ola

dayanamaz sen de ağlardın bizi susturamadığın gecelerde
yırtık atletlerden fitil takardın neftini ödünç koyduğun şişelere
bir dövendir sevgi sende
yüreğinin harmanında taşlanan
yaralı dilleri dağlayan dikenler üstünde
öyle bir borç bıraktın ki üstümde elli yıllık kutsal anneliğe dayanan
karşılığı ödenmez içerde
şimdi benim ilkel kölelik günlerimin hüznünü arıyor
lekesiz lamba ışıklarında sabitleşen gözlerim
kıvrılıp giden çıra islerine karışırdı özlemlerin
üstümüze bir gelincik gibi açardı yıkadığın rubalar
böyle zamanlarda gülerdi gözlerin
kurtulurduk damlara sığmayan hüzünlerden
çam kokusu dizlerinden sarı arpa saplarına dökülen
ay altında nar suyunu kaplardı
ve sen onları hepimizden gizleyerek çevirip çiğneyerek
çelik dişli dirgenlerle ilençlerdin
bağrımızda oturan kına taşlarında çalınırdı
akşam ayamıza bağladığın yeşil desenler
sabah çatlak ellerimizde bayraklaşırdı

gözlerinden okurdum yüreğinde diyemlenen derdini
GİTMEKTEN VAZGEÇ derdin BIRAKMAZLAR BU KEZ SENİ
feryadınla ne çözdün ne de tutabildin beni
sil gözlerini duvarlar büyütüyor şimdi
topraklarla kundakladığın fideleri
bir gün yağmur öyle yağacak ki karanlığı mavileyen şimşeklerin ardından
kayalar su saklayacak kuşlar için


15 Mayıs 85
Soysal EKİNCİ


 

 

 

Sevmek, karşıkarşıya oturup birbirinin gözlerine bakmak değil, yanyana oturup aynı yere bakmaktır.

 

 

 

 

 

YAŞANMIŞ BİR ÖYKÜ :

 

 

Albrecht Durer

 

Büyük ressam Albrecht Durer 1471-1528 yılları arasında yaşadı. 18 çocuklu bir aileninl resimle ilgilenen 2 erkek çocuğundan biri. İki kardeşin de resme karşı olağanüstü bir ilgileri ve yetenekleri var. Her ikisi de sanat okuluna gidip büyük bir ressam olma hayali kuruyorlar. Aile ise bu durum karşısında çaresiz. Madencilik yaparak geçinmeye çalışıyorlar ve karınlarını zor doyurabilmekteler. Bu durum karşısında iki kardeş kendi aralarında kur’a çekmeye ve kazananın sanat okuluna gitmesine, geride kalanın daha çok çalışıp diğer kardeşi okutması  yönünde karar alıyorlar. Albert ve Albrecht arasındaki bu kur’ada okula giden dönüşte diğer kardeşi okuması için okula gönderecek ve kendisi de madende çalışacaktı. Kur’ayı kazanan Albrecht okula gider ve bütün öğretim görevlilerini kendine hayran bırakarak çok büyük başarılar elde eder. Okulu birincilikle bitirdiğinde yöredeki bütün okullarda ismi bilinmektedir. Eve büyük bir gururla döner. Ailesi Albrecht onuruna güzel bir yemek verir. Kendisini öven konuşmalardan sonra Albrecht söz alır ve kendisine bu başarıları yaşatan kardeşine teşekkür eder. Şimdi sıranın kardeşinde olduğunu ve okumaya göndereceği kardeşi için madende çalışmaktan büyük gurur duyacağını söyler. Kardeşinin yanıtı ise; “İmkansız sevgili kardeşim. Seni okulda okutabilmek için çalıştığım senelerde bütün parmaklarım madende defalarca kırıldı ve değil kalem tutmak, senin şerefine şu şarap kadehini bile zor tutuyorum” olur.

            Kardeşinin durumuna hakikaten üzülen Albrecht ise kendisini dünyanın en ünlü ressamları arasına sokan o ellerin, kardeşinin ellerinin resmini çizer. Bütün dünyanın Praying Hands (Dua Eden Eller) olarak bildiği esas ismi Hands olan resim Albrecht Durer’in kardeşinin elleridir.

 

 

***

Demokrası ve insanlık düşmanları tarafından katledilişinin 26.yılında hemşehrimiz Ümit Kaftancıoğlu’nu saygıyla anıyor, O’nun için yeğeni Yıldıray Tatar’ın yazdığı bir şiiri yayınlıyoruz.

 

YELATAN

 

Bir çarpana sevdasıyla

            Vurulacak dağlar

Yüreğimizi Ulgar’da bırakıp

Aktık karlı dağlardan

            Gurbete

Yitik kentlerde kendimizi ararken

İstanbul’da yapayalnız

            Takıldık dönemeçlerde

Kan sıçradı sayfalara ateşler yakıldı

            Kalemden, kitaptan

Yelatan’dan savruldu dumanı semaya

Seni yakılası Yelatan

Yetmedi ellerin

            Bir garip beklenti

                        Kucaklamaya

 

Yıldıray Tatar

 

BİR GRAM GÜLÜMSEME..

    

 

 

 

 

 

 

 

            HESAP HATASI

Ben sigorta müfettişiyim. Bugün bir iş kazası sonucu ağır yaralanarak hastaneye kaldırılan bir inşaat işçinin, geçirmiş olduğu bu iş kazası hakkında araştırma yapmak için yattığı hastaneye geldim. Doktoruyla görüştüm. Kendisinin raporuma eklemek için ifade verebileceğini söyledi. Yattığı odaya girdiğimde gördüğüm manzara tüyler ürperticiydi. Filmlerdeki gibi yatakta her tarafı sargı içinde sadece gözleri ve ağzı açık olan bir adam yatıyordu. Kendimi tanıttıktan sonra geliş amacımı da anlattım. O haliyle acılar içinde, iniltiler arasında bana başından geçen her şeyi anlattı.

            Şimdi size bu yaralı işçinin anlattıklarını aynen yazıyorum.

            “Ben …… firmasının yaptığı …….. sitesinde duvar işçisi olarak çalışıyorum. Yaptığımız blokun beşinci kat duvarlarını bitirmiştik. Ancak yukarıda çok sayıda tuğla kalmıştı. Onları aşağı indirmem gerekiyordu. Cumartesi günü olduğu için şantiyede kimse yoktu. Tuğlaları aşağı atsam kırılacak şantiye sorumlusuyla aramız açılacaktı. Tek tek indirmeye kalksam zaten bir gün yetmezdi, hem de yorucu olurdu.

            Ne yapayım diye düşünürken gözüm oradaki eski ve boş bir varile takıldı. Hemen aklıma geldi. Yukarıda da malzeme çekmemize yarayan bir makara vardı. Uzun bir ip buldum ve varile bağladım diğer ucunu da makaradan geçirdim. İndim aşağıya. Varili yukarı çektim ve ipin ucunu bir direğe bağladım. Yukarı çıkıp tuğlaları tıkabasa doldurdum. Aşağı indim ve bağladığım direkten ipin ucunu çözdüm.

İşte müfettiş bey, ne olduysa o zaman oldu. Ben varilin ağırlığını hesaplayamadım. Varil yaklaşık ikiyüz kilo olmuş. Bense taş çatlasa altmışbeş kiloyum. Bu hesap eksikliği beni bu hale soktu.”

Ben “nasıl yani?” diye sorunca anlatmaya devam etti.

“Müfettiş bey nasıl olsun bir uçta ikiyüz kilo diğer uçta altmışbeş kilo. Ne olur? Tabii ki varil beni çekmeye başladı. Varil aşağı ben yukarı. Ama ben babayiğitliğe toz kondurmuyorum ve ipin ucunu bırakmıyorum. Artık ayaklarım yerden kesilmişti. Ve ben halâ varili durdurabileceğimi sanıyordum. Ama ne gezer? Yarı yolda varille çarpıştık. Varil benim köprücük kemiğime çarptı. Orada onun kırıldığını hissettim ama ipi bırakamıyorum. Çünkü bıraksam yaklaşık üçüncü katın oralardan aşağı düşeceğim.

Varilinde duracağı yok. Hala beni yukarı çekmeye devam ediyor. O hızla tam yukarı çıktım ve sağ elim makarayla ipin arasına sıkıştı. Dört parmağımda orada kırılmış herhalde. Acıyı hissettim ama yapacağım bir şey yok. Ağırlığımı diğer elime ve koluma verdim. Varil de o hızla yere çarptı. Dedim ya varil eski. O çarpmanın hızıyla varilin pastan çürümüş olan altı koptu. Bütün tuğlalar boşaldı.

Bu sefer aksi yönde seyahatimiz başladı. Ben varilden ağır olduğum için ben aşağı varil yukarı. Yine önce çarpıştığımız yerde çarpıştık? Aşağıdan bana çarpan varil sol bacağımın kaval kemiğini kırdı. Köprücük kemiği, ellerimin kemiği derken kaval kemiğimin kırılması canımı çok yaktı. O acıyla ipi bıraktım ve üçüncü katın oralardan hafif bir kum yığını vardı onun üstüne düştüm. Kaburga kemiklerimin dört tanesi de orada kırıldı. Yukarıda boş kalan varil de gelip kafama düşmez mi. Kafatasım da o zaman kırıldı. Artık bu kadar acıya dayanamamış bayılmıştım.Gözümü açtığımda kendimi burada buldum. Sağolsun şantiye bekçisi görmüş de ambulansla hastaneye getirmişler.

İşte müfettiş bey ufak bir hesap hatası beni ne hallere koydu? Artık siz nasıl yazarsanız yazın raporunuzu.”

                   DUVAR YAZILARI

 

Şimdi reklamlaaaaar…….

 

Madem Kültür-Sanat Sayfası hazırlıyorum, o halde yeğenim Uğur Muslu ile oluşturduğumuz resim sanatı ağırlıklı blogumuzun da adresini verip biraz da reklamımızı yapalım. Hoşgörünüze sığınarak.. Ziyaretinizden mutluluk duyarız..

http://SANartCILAR.blogcu.com

 

Selami Yolcu

 

 

105. Doğum yıldönümünde Değerli Ustayı saygıyla anıyoruz.

Değerli DERGİ okuyucuları,

Coğrafyamız çok verimli bir coğrafya. Hani deriz ya “cennet gibi”. Gerçekten de öyle. Değil dört,  yedi iklim yaşamak ve o iklimlerin ürünlerini almak mümkün. Dünyanın hiçbir coğrafyası böyle değil. Tabii bu doğal anlamda yapılmış bir tespit. Ancak kültür anlamında da bu böyle. Yüzlerce uygarlığa ev sahipliği etmiş olan bu coğrafya bunların meyvesini de cömertçe sunuyor, sunmaya da devam ediyor.  Bu değerlerimizden biri de yazar Nazım Hikmet Ran’dır. 15 Ocak 2007 O’nun doğumunun 105. yılı. Nazım Hikmet’i sadece şair olarak görmek ona yapılan bir haksızlıktır. O komple bir yazardır. Aşağıda kısaca anlattığımız yaşamı ve eserlerinde de görüleceği gibi sadece şiir yazmamış, roman,resim yapmış, oyun hatta masal bile yazmıştır.

Ülkemizin en büyük yazarını bir kez daha saygıyla anıyor ve O’nun kendi yaşamını anlatan OTOBİYOGRAFİ şiirini sizlerle paylaşıyoruz.

 

Hayatı:

Selanik'te doğdu. Heybeliada Harbiye Mektebi'ni bitirdi. Hamidiye Kruvazöru güverte subayı iken, sağlık nedeniyle askerlikten çıkarıldı.

Bolu'da bir süre öğretmenlik yaptı, daha sonra Trabzon üzerinden Batum'a, oradan da Moskova'ya geçti. KUTV Üniversitesi'nde ekonomi-politik öğrenimi gördü. 1924'te yurda döndü.

Aydınlık Gazetesinde yayınlanan yazı ve şiirleri yüzünden on beş yıl hapsi istenince Moskova'ya kaçtı. 1928 Af Kanunu'ndan yararlanıp tekrar yurda döndü. Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı.

1932'de yeniden dört yıl hapse mahkûm olduysa da, bu kez Onuncu Yıl Affı'ndan yararlandı. Gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı. 1938'de Harp Okulu'ndaki aramalarda ele geçen şiir ve kitaplarıyla orduyu kışkırttığı ileri sürüldü ve 28 yıl 4 aya hüküm giydi. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı.

1950'de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı. Askere alınması kararlaştırılınca tekrar Moskova'ya kaçtı. 25 Temmuz 1951'de T.C. yurttaşlığından çıkarıldı. Bunun üzerine Nâzım, Polonya uyruğuna geçti. 1963'te öldü. Moskova'da toprağa verildi. Mezarı hala bu kenttedir. (www.antoloji.com)

 

 

Eserleri:

ŞİİR:
835 Satır (1929), Jokond ile Si-Ya-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (1930-Nail V. ile), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1932), Gece Gelen Telgraf (1932), Taranta Babu'ya Mektuplar (1935), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936), Kurtuluş Savaşı Destanı (1965), Saat 21-22 Şiirleri (1965-Bas. Haz. M.Fuat), Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967-Bas. Haz. M.Fuat, 5 Cilt), Rubailer (1966-Bas. Haz. M. Fuat), Dört Hapishaneden (1966-Bas. Haz. M.Fuat), Yeni Şiirler (1966-Bas. Haz. Dost Yayınevi), Son Şiirleri (Bas. Haz. Habora Kitabevi), Tüm Eserleri (1980-Bas. Haz. A. Bezirci, 8 Cilt).

OYUN:
Kafatası (1943), Bir Ölü Evi Yahut Merhumun Hanesi (1932), Unutulan Adam (1935), İnek (1965), Ferhat ile Şirin (1965), Enayi (1965), Sabahat (1966), Yusuf ile Menofis (1967), İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu (1985).

ROMAN:
Kan Konuşmaz (1965), Yeşil Elmalar (1965), Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (1966).

YAZILAR:
İt Ürür Kervan Yürür (1936-Orhan Selim takma adıyla), Alman Faşizmi ve Irkçılığı (1936), Milli Gurur (1936), Sovyet Demokrasisi (1936).

MEKTUPLAR:
Kemal Tahir'e Hapishaneden Mektuplar (1968), Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar (1968), Bursa Cezaevinden Vâ-Nû'lara Mektuplar (1970), Nâzım'ın Bilinmeyen Mektupları (1986-Adalet Cimcoz'la Mektuplar, Haz. Ş. Kurdakul), Piraye'ye Mektuplar (1988).

MASAL:
La Fontaine'den Masallar (1949-Ahmet Oğuz Saruhan adıyla), Sevdalı Bulut (1967).

 

Fotoğraflarla Nazım... izlemek için tıklayın.

 

 

OTOBİYOGRAFİ


1902'de doğdum 
doğduğum şehre dönmedim bir daha 
geriye dönmeyi sevmem 
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim 
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği 
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu 
ve on dördümden beri şairlik ederim 

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir 
ben ayrılıkların 
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını 
ben hasretlerin 

hapislerde de yattım büyük otellerde de 
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir 

otuzumda asılmamı istediler 
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini 
verdiler de 
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu 
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Pırağ'dan Havana'ya 

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır 

partimden koparmağa yeltendiler beni 
sökmedi 
yıkılan putların altında da ezilmedim 

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü 

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım 
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile 
aldattım kadınlarımı 
konuşmadım arkasından dostlarımın 

içtim ama akşamcı olmadım 
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana 

başkasının hesabına utandım yalan söyledim 
yalan söyledim başkasını üzmemek için 
ama durup dururken de yalan söyledim 

bindim tirene uçağa otomobile 
çoğunluk binemiyor 
operaya gittim 
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın 
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri 
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye 
ama kahve falıma baktırdığım oldu 

yazılarım otuz kırk dilde basılır 
Türkiye'mde Türkçemle yasak 

kansere yakalanmadım daha 
yakalanmam da şart değil 
başbakan filân olacağım yok 
meraklısı da değilim bu işin 
bir de harbe girmedim 
sığınaklara da inmedim gece yarıları 
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında 
ama sevdalandım altmışıma yakın 
sözün kısası yoldaşlar 
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da 
insanca yaşadım diyebilirim 
ve daha ne kadar yaşarım 
başımdan neler geçer daha 
kim bilir. 


11 Eylül 1961 / Doğu Berlin.

 

 

 

KARAMANOĞLU MEHMET BEY’İ ARIYORUM

 

 

Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum,

Göreniniz, duyanınız, bileniniz var mı?

 

Bir ferman yayınlamıştı;

“Bugünden sonra, divanda, dergahta, mecliste, meydanda

Türkçeden başka dil kullanılmaya” diye.

Hatırlayanınız var mı?

 

Dolanın yurdun dört bir yanını;

Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri,

Fermana uyanınız var mı?

 

Nutkum tutuldu, şaşırdım, merak ettim.

Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,

Gördüklerime, duyduklarıma üzüleniniz var mı?

 

Tanıtımın “DEMO”, sunucunun “SPIKER”,

Gösteri adamının “SHOW MAN”

Radyo sunucusunun “DISK JOKEY”

Hanım ağanın “FIRST LADY”

Olduğuna şaşıranınız var mı?

 

Dükkanın “STORE”, bakkalın “MARKET”

Torbanın “POŞET”

Mağazanın “SÜPER”, “HİPER”, “GROSS MARKET”,

Ucuzluğun “DAMPING”,

Olduğuna inananız var mı?

 

İlan tahtasının “BILBOARD”

Sayı tahtasının “SKOR BOARD”,

Bilgi alışının “BRIFING”,

Bildirgenin “DEKLARASYON”,

Merakın, uğraşın “HOBBY”,

Olduğuna güleniniz var mı?

 

Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,

Beldelerin girişinde “WELLCOME”,

Çıkışında “GOODBYE”,

Okuyanınız var mı?

 

Korumanın, muhafızın “BODY GUARD”,

Sanat ve meslek pirlerinin “DUAYEN”,

İtibarın, saygınlığın “PRESTİJ”

Olduğunu bileniniz var mı?

 

Sekinin, alanın “PLATFORM”,

Merkezin “CENTER”,

Büyüğün “MEGA”, küçüğün “MİKRO”,

Sonun “FİNAL”,

Özlemin, hasretin “NOSTALJİ”,

Olduğunu öğreniniz var mı?

 

İşhanımızın “PLAZA”, bedestenimizin “GALERIA”,

Sergi yerlerimizin “CENTER ROOM” “SHOW ROOM”,

Büyük şehirlerimizi “MEGA KENT”

Diye gezeniniz var mı?

 

Yol üstü lokantamızın “FAST FOOD”,

Yemek çeşitlerimizin “MENÜ”

Hesabını “ADISYON”

Diye ödeyeniniz var mı?

 

İki katlı evinizi “DUBLEX”,

Üç katlı komşu evini “TRIPLEX”,

Köşklerimizi “VİLLA”, eşiğimizi “ANTRE”,

Bahçe çiçeklerini “FLORA”

Diye koklayanınız var m?

 

Sevimlinin “SEMPATİK”, sevimsizin “ANTİPATİK”,

Vurguncunun “SPEKULATOR”,

Eşkiyanın “MAFYA”,

Desteğe, koltuk çıkmaya “SPONSORLUK”

Diyeniniz var mı?

 

Çarpıcı, önemli haberleri “FLAŞ HABER”,

Yaşa, varol! Sevinçleri “OLE OLE”,

Yıldızlar “STAR”

Diye seyredeniniz var mı?

 

Virvirik Dağı’nın tepesindeki köyde,

“CAFE SHOW” levhasının altında,

Acısından da acısı kahve içeniniz var mı?

 

Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı

Çaldırmayalım derken,

Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,

Özün, el diline özendiğine

İçi yananınız var mı?

 

Masallarımızı, tekerlemelerimizi,

Ata sözlerimizi unuttuk.

Şarkılarımızı, türkülerimizi,

Ninnilerimizi kaybettik.

Türkçemiz elden gidiyor.

Dizini döveniniz var mı?

 

Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum;

Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?

Bir ferman yayınlamıştı....

Hayal meyal hatırlayıp da...

SAHİP ÇIKANINIZ VAR MI?

 

 

                  Yusuf YANÇ

(Bu şiir TDK tarafından ödüllendirilmiştir.)